23 Ağustos 2008
06:06 |
b@yk!m |
0 yorum
Gideceğimiz yerler sadece maddî, şeklî olanlar değildir. Asıl manevî olanlardır. Manen gideceği yere varamayanlar, maddeten hiç varamazlar. Gideceği yeri, iç dünyasına kodlayamayan
hedefine asla ulaşamaz.
Hatta manen gideceği yeri olmayanların, maddeten de gidecekleri yeri olmaz; hiç olmaz. En hızlı vasıtalar, en sağlam araçlar onları hiç bir yere götüremez.
Çünkü manevî hedeflerini kaybedenler, maddî hedeflerini de yitirirler. Gidecekleri yer kalmaz. Onlar gitmezler, götürülürler.
Hatta sadece sürüklenirler.
Bu sebeple, en acınacak insanlar, araçsızlık yüzünden yolda kalanlar değil, araçları olup da gidecekleri yeri olmayanlardır.
Gitmek, gövdeye değil, gönüledir.Gittiğiniz yerde gönülsüz bir gövde bulacaksanız, varışınız da boşunadır.O zaman, gittiğiniz yere ulaşamazsınız, sadece varmış olursunuz.
Varmış olmak, vuslata ermiş olmak değildir
Vuslat, gönüle varmaktır. Sevgi dolu bir gönüle ulaşmaktır. Vuslat gönül işi olduğu için, varmak da gövdeyle olmaz, gönülle başarılır. Bu sebeple, gönül varışlarının vasıtaya ve maddeye ihtiyacı olmaz. Biri kuzeyde, diğeri güneyde iken de, bir ve beraber olabilirler. Mesafeler, birliğe, buluşmaya, kavuşmaya asla engel olamaz. Bir olan gönüllerin arasına kilometreler giremez; en uzak gurbet bile ayıramaz onları, unutturamaz. Asıl mesafe, asıl uzaklık, yanı başındakini unutturanıdır.
''Dizimin dibindeki, Yemen'de; Yemen'deki de dizimin dibindedir'' der Mevlânâ... Göremediğin gönülden ırak olursun.

Gönül görmek diye bir çaba var mı hayatımızda? Giremediğin gönüle eremezsin. Hiç olmazsa, yanı başınızdakilerin gönüllerinde misiniz? Yanı başınızdakiler gönlünüzde mi? Aynı dili konuşanlar değil, aynı gönlü paylaşanlar anlaşırlar.
Büyük bir üzüntüyle ifade edeyim ki, aynı evde yaşadığı halde, ayrı olanlar vardır. Çünkü yakınlık manevî varlığımızla sağlanır. Gövdelerin yakınlığı ile gerçek yakınlık yakalanamaz. Kafa ve kalp uyuşması, insanı yakından daha yakın eder, hatta tekleştirir. Böylesine bir ve beraber olmuşları, hiçbir şey ayıramaz.
Hiç bir mesafe aralarına giremez.

Gönül ne kahve ister, ne kahvehane
Gönül sohbet ister, kahve bahane...
Can Yücel bir şiirinde, bizi birbirimizden ayıran mesafeyi şöyle açıklıyor:
En uzak mesafe ne Afrika'dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler,
Ne de yıldızlar geceleri Işıldayan
En uzak mesafe İki kafa arasındaki Mesafedir,
Birbirini Anlamayan...
Gül, hep bir gönül alma aracıdır amma her şey bir kırmızı gül kadar ucuz ve kolay olmamalı. Her şey, bin bir emekle, sevgisi bereketlendirilmiş bir gönülle halledilmelidir. Yüreğin, sevginin renkleriyle bin bir çeşit yediveren güle döndüyse, varsın elinde bir gül bulunmasın..

Gül müsün kardeşim, elin gülsüz de olur.
Gönlün gülleşmişse, o yeter bana.
Geldiğin yer gülüyorsa
Seni gören gönül eğer
Gülistana dönüyorsa
Ne mutlu sana...
Sen gül olmuşsan, gülden sana ne?
Bırak o kalsın dalında
Üstelik gülleşmiş gönlün dikeni de yoktur.
Ne batar, ne kanatır,
Hep cana can katar
Hep mutluluk ve huzur sunar..
21 Ağustos 2008
07:52 |
b@yk!m |
0 yorum
ZAMANIN BIRINDE BIR GENC,ISLAMI GIYIME RIAYET ETMEYEN BIRIYLE EVLENMEK ISTERKEN ANNESI ISE KAPALI TESETTURE UYAN BIRI ILE EVLENMESINI ISTIYORDU.ANNENIN TUM ISRARLARINA RAGMEN GENC KARARINDAN VAZGECMIYORDU.DININ GEREKLERINI YERINE GETIREN ANNESI,EVIN KAPISININ ONUNE BIRI KABUKLU DIGERIDE KABUGU SOYULMUS IKI MUZ KOYAR.AKSAMA KADAR BU MUZLARI KAPININ ONUNDE BEKLETIR.AKSAM OGLU GELDIGINDE BU IKI MUZDAN BIRINI SECMESINI ISTER.TABIKI OGLU KABUKLU MUZU TERCIH ETMISTIR.ÇUNKU AÇIK OLAN KURTLANMISTIR,BOZULMUŞTUR.ANNESIDE" ISTE EVLADIM ACIK OLAN BAYAN BU ORNEKTEKI GIBIDIR.O ISTEMESEDE BOZULMAYA BAŞLAR ZAMANLA " GENC BU OLAYI YASADIKTAN SONRA KAPALI BIR BAYANLA EVLENMEYE KARAR VERIR.,(ÇEVREMİZE BAKARSAK YARATILAN HERŞEYİN FITRATINDA ÖRTÜNMEK VARDIR,ÖRTÜNMEK,KORUNMA İHTİYACI DUYMAK YARATILAN HERŞEYİN FITRATINDAN GELEN BİR GERÇEKLİK)
22 Mart 2008
11:26 |
b@yk!m |
0 yorum Her kavme bir peygamber gönderilmiş. Etiler, Akatlar, Asurlar, Babiller gibi ne zaman ve nerede bir gelişme olmuşsa, orada peygamberlerin izini aramalıdır. Konfüçyüs, Buda, Sokrat, Aristo gibi kimselerin fikirlerinde ayet, hadis meallerini bulmak mümkündür.
Peygamberler, yüce bir ahlakı yaşayıp takdim ederken, hem yaptıkları işlerle hem de mucizeleriyle maddi kalkınmaya ışık tutmuştur.
Allah'ın sıfatlarını şahsi hayatında (cüz'i planda) uygulayanlar Esma-ül Hüsna'yı talim etmiş sayılır. İlim, Sâni, Gani, Rezzak, Rahman ve Rahim, Allah'ın sıfatlarıdır. İlmini artıran, sanat öğrenen, helalinden kazanan, başkalarına yardım eden, affedip bağışlayan Müslüman, hem Esma-ül Hüsna'yı talim ederek yüce bir ahlaka ve manevi makama sahip olur hem de Peygamberimizin (sas) sünnetine ittiba etmiş olur.
Musa aleyhisselamın denizi yarması, İsa aleyhisselamın ölüyü diriltmesi, Davud aleyhisselamın demiri eritmesi, Ahirzaman Nebisi Hz. Muhammed'in (sas) ayı ikiye bölmesi gibi mucizelerin bütünü, beşerin ulaşacağı ilmî harikaların son sınırlarına işarettir. Yani denizaltılar, sondaj, kalp ameliyatları, feza yolculukları gibi teknolojik başarıların temelinde peygamber mucizelerini görmek lazım.
Maddi ve manevi kalkınma, İslamiyet'in ruhuyla cesedi gibidir. Biri olmazsa, İslami hayat da olmaz.
İslam'a uygun şekilde kalkınmayan Müslümanların ahlakından ne kadar söz edilebilir? Her fakir masum olmadığı gibi, fakirlik de genelde dini ihmallerden doğan bir haldir. Tahsilini tamamlamayan, sanat öğrenmeyen kişi zor duruma düşer. Halbuki helal kazanç sünnettir, ibadettir. Kazancını haram yollardan kazanan, İslam'ı ne kadar temsil edebilir?
Peygamberimiz, Müslümanca bir hayat yaşamıştır. Müslümanların vazifesi de Peygamberimizin hayatına uymaktır. Bu sayede dünyamız cennet olur. Ahiretteki cennet de Allah'ın bir lütfudur.
Allah'ın Resulü'ne gelen emirler, aynı zamanda ümmetine de müteveccihtir. O halde Müslüman, okuyacak, bilecek, tefekkür edecek, tam bir şuurla Allah'a teslim olacak; maddeten, manen saflaşacak. Bundan sonra kendisini İlahi emirlerin kumandasında bir asker kabul edip, buna göre hayatına istikamet verecek, her an bu davanın adamı olarak yaşayacak.
1950'de yatılı okul imtihanını kazanıp, oraya gidecekken, bir muhterem dedi ki: "Susabildiğin kadar sus, İslamiyet'i yaşayabildiğin kadar yaşa." Bu tembihi aynen uyguladım. Bir ay sonra arkadaşlarım beni sorgulamaya başladı: "Neden sigara içmiyorsun, neden içki içmiyorsun, neden kız arkadaşın yok?" Ben de onların her sorusuna "Ben Müslüman'ım" diye cevap verdim. "Biz de Müslüman'ız" dediler. Elbette Müslüman'sınız...
Yöneticiler, okulda irticai faaliyetlerin arttığını söylediler. Fakat ellerinde delil yoktu. Okula gazete ve kitap sokulmamış. Herhangi bir konuşma da yapılmamış. Haramların yaygın olduğu bir yerde o haramların dışına çıkmamla, bazı arkadaşlar içkiyi, sigarayı bıraktı, namaza başladı. Ben, Peygamberimiz'i taklit ettim, arkadaşlar da beni taklit etti.
Eşimiz Lut aleyhisselamın eşi gibi olabilir. Çocuklarımız Nuh aleyhisselamın oğlu gibi olabilir. Babamız İbrahim aleyhisselamın babası gibi olabilir. Buna rağmen bizim vazifemiz, İslamiyet'i öğrenmek, anlamak, yaşamaktır. Çünkü yalnız öleceğiz, kabre yalnız gireceğiz, hesaba yalnız çekileceğiz. Başkalarının ne yaptığı bizi ilgilendirmez. Biz, her şartta sünnet-i seniyyeye ittiba edeceğiz.
Bizim Peygamberimiz öyle bir Peygamber ki, her asırda ve şartta her insanı kurtarabilir.
Yeter ki kurtulmak isteyenler olsun!..
HEKİMOĞLU İSMAİL
06 Mart 2008
10:41 |
b@yk!m |
0 yorum iÇİMİZDEKİ BİZANS
Herkes kendisini çok iyi bilir. İçimizde “kalben” Bizanslı olanlar var. Ellerinden gelse, değil bizi, Sultan Alparslan’ı, Fatih Sultan Mehmed’i didik didik edecekler. Onlar rahmet-i rahmâna kavuştu. İçimizdeki Bizanslılar, hınçlarını o kahraman ecdâdın torunlarından çıkarmak istiyor.
Belgesellerde çakal sürülerinin avlarına saldırışını görmüşsünüzdür. Meselâ bir ceylanı canlı canlı parçalara ayırırlar. Biri ön bacağından bir parça et koparır, biri böğründen. Dehşet bir manzaradır. İşte içimizdeki Bizanslılar da tıpkı bu çakal sürüleri gibi, dişlerini ruhumuza geçirip durmaktadırlar. “irtica!!, “mürteci!”, “yobaz!”, “gerici!”, vs. gibi kelimeleri çakalların dişleri niyetine kullanmaktadırlar. Onlara, “mürted!”, “münafık!”, “Bizans çocuğu!” vs. deseniz bile kâr etmez. Zira onlar tıpkı Mekke Müşrikleri gibi gözünüzün içine baka baka söz söylerken bile kulaklarını tıkamışlardır.
Onlara “irticanın mânâsı ne?” deseniz bilmezler. Bilinen husus şudur: Onlar bu vatanı kanlarıyla sulayan şehitlerden, gazilerden, bütün kahramanlardan ve onların sahip olduğu değerlerden rahatsızdırlar.
Bunları niçin yazıyoruz? Dışardaki Bizanslılar gözünü bu vatana dikmiş vaziyette. Mondros Mütarekesi dediler olmadı, Sevr dediler olmadı, Lozan dediler olmadı. Şimdi BOP diyorlar, “AB kriterleri” diyorlar. Bu toprakları bize armağan eden ecdâdın bıraktığı terekeden tam 33 devlet çıkmıştı. İşte o kadar yerden kala kala elimizde bu vatan toprakları kaldı. Bu yeri de bize yâr etmemek istiyorlar. Biz gözümüzü onlara dikmişken içimizdeki Bizanslılar durup durup canımızı acıtıyor.
“Aldırma! ‘Bizans çocuğu!’de, geç git!” diyebilirsiniz. Ama Yavuz hırsız misali çoğu zaman siz bırakıyorsunuz, ama onlar bırakmıyor. İlla didişmek istiyor.
Biz Malazgirt zaferi başta olmak üzere sayısız zaferleri ve İstanbul’un fethi başta olmak üzere sayısız fetihleri kazandıran ruhu biliyoruz. Çanakkalede’deki 250 bin şehidin ve 250 bin gazinin, Kurtuluş savaşında yediden yetmişe cihada iştirak eden kahraman insanların halet-i ruhiyesini çok iyi biliyor, onları anlıyoruz ve hepsini çok seviyoruz. Biz Hz. Mevlânâ’dan, Mimar Sinan’a kadar pek çok büyüğümüzü de çok iyi biliyor ve hepsini hürmetle yâd ediyoruz. Sanki Romen Diyojen’in ve Konstantin Dragazes’in kuzeniymişçesine, Fatih Sultan Mehmedlerin torunlarını rencide etmeye uğraşanlarla uğraşacak halimiz yok. Onlara bugün de yarın da sadece, “Bizans çocuğu musun, bu öfke niye?” diyeceğiz ve gülüp geçeceğiz.
Onlar ne derse desin, bu “Bizans çocuğu” sözü onlara yeter.
*****************************************************
NE YAPARLARSA YAPSINLAR ELLERİ BOŞ DÖNECEKLER VE SONLARI TARİH BOYUNCA GÖRDÜĞÜMÜZ GİBİ HÜSRAN OLACAKTIR...
MEKKE MÜŞRİKLERİNİN DE SONLARINI ÇOOK İYİ BİLİYORUZ...
BENİM GÖNLÜM ÇOKK RAHAT..YETERKE BİZ DİNİMİZE İMANIMIZA SIMSIKI SAYILALIM...
MÜSLÜMANLARA SAVAŞ AÇANLAR ALLAH'A C.C SAVAŞ AÇMIŞLAR DEMEKTİR...
YARADANA SAVAŞ AÇANLAR KARŞI DURMAYA ÇALIŞANLARIN SONU HELAK OLMUŞTUR VE YİNE ÖYLE OLACAKTIR...
RABBİMİZ SABREDENLERLE BERABERDİR...SABREDELİM VE DİNİMİZE VE SÜNNETİMİZE SIMSIKI SARILALIMM...
SONUNDA HEPSİ İMAN YUMRUĞU ALTINDA EZİLECEKLER BİİZNİLLAH..
16 Kasım 2007
09:02 |
b@yk!m |
2 yorum
Yalnızlığın gölgelerine eğilip sağır cümlelerin topal satırlarını bir bir topladım bu gece. Doğum günü hediyesi olarak yine ayrılıklar sunuldu yüreğimize. İnsanlar, bilmeseler de her zaman hak ettiklerini yaşarlar. Ben hep yalnızlığa tutsak, ben hep sevdaya ırak..Acıyı kurşun rengi gecenin küçük çaydanlığında demleyip hediyene bakıyorum gözüm yaşlı, gönlüm yaralı. Yaprakları taş dibeklerde dövülüp yüreğimde demlenmiş yalnızlığındı dudaklarıma zorla içirdiğim. Bedenimi acının eleğinden geçirip arda kalanlarıyla günahlarına közlediğim bendim. Ben sana hasret, sen ayrılıklara müebbet. Sen dilimden akan ıslak duayken, ben avuçlarında solandım. Sen, gözlerimde umut iken " sendeki ben " hep sevdana uçurum.
Hicranı kalabalık yüreğimde yine hüzünlerin suflesinde yeniden sahne alacağım karanlıkların son sahnesinde. Başrollerde hüzün, ben ve bir de sen...Oysa acıyı bal eyleyip mutluluğu sahte gözyaşlarıyla oynayacak kadar usta değilim ben . Ben fakir cümlelerin hüzün kokan satır aralarında ağır aksak yürüyen figürandım sadece..Herşeyi unutup gerçeğime dönüyorum. İçimdeki kanayan yaralarıma, yüreğimde yanan yalnızlığıma bakıp bakıp sensizliğin suskun kaldırımlarına düşüyorum. Dizlerim yılgın, yollarım hep sana kırgın..Elimde kurdelelerle süslenmiş hediyen, yüreğimde kekeme yalnızlığım. Düşünüyorum, düşündükçe karanlıkların debisinde yavaş yavaş boğuluyorum. Haklısın belki de. Yaralı bedenin, yamalı bir kalbin doğum gününde alacağı en büyük hediye yalnızlıktan öte ne olabilirdi ki ! Boşlukları ağrılı kelimelerin bile dolduramayacağı devasa bir yalnızlıktı doğum günü hediyem..Elimde yalnızlıkla süslü hediyen, kirpiklerimde yorgun bir kelebek gözbebeklerimin nemini emen…
Umuda gebe yüreğimi kanatıp, sonsuzluğa yürüyorum birkaç cümleye sığmayan yalnızlığımla. Yol alıyorum kanlı bıçağın keskin yüzünde. Ayaklarım yalınayak ve gözyaşlarım çıplak. Ne dipsiz kuyularda Züleyha' sını arayan amber kokulu Yusuf'um ne de Leyla'sı için çölleri aşan Mecnun’num. Ben yalnızlığa mülteci, ben yokluğa kelepçeli. Ölüme dilenci yüreğimle imkânsızlığına inat gözümden sakındım seni. Gözlerindeki Cennete bakıp bakıp terinden kıskandım tenini..İmkansızdı biliyorum bu aşk. Tıpkı kanatları kırık kelebeğin mavi gökyüzüne duyduğu aşk kadar imkansızdı bu sevda.. Ama aldırmadım imkânsızlığına, yıkılmadım yalnızlığına. Bir nefes bildim sevgini, üşümüş gönlünü dilimdeki dualara sarıp yüreğimdeki ılık meltemlerde büyüttüm seni.. Seni yaşarken hiçbir zaman durmadım. Yokluğunda, varlığına sarıldım; varlığında gözlerine...Gidişlerim hep acılarında yanmaya; gelişlerim ise hep sanaydı..
Yalnızlığın hediyesini alan yüreğimde nice birikmiş kelimelerim var oysa. Ama dilim sana lâl, gözlerim hicranını taşıyan sal..Kozasından yeni çıkmış ipekböceği gibi yalnızlığı taşımakta acemiyim, hüzne boyalı yüzümle yokluğunda hep ölüme gebeyim... Ben kambur halimle hep acıların en delikanlı hamalıyım. Söz sana sevgili acı olsa da taşırım devasa yalnızlığını. Giderken ne olur karanlıkları örtme üstüme . Ve giderken söyleme ne olur . Gerçi biliyorum söylemediklerini gebe kalmış cümleleri. Evet, evet ben ömür boyu yalnızlığına yamalıyım...
“ Ben seni gülüşlerin için sevseydim; hiçbir zaman günahlarına kefil olmazdım. Ben senin acılarını sevdim. Acılarını bedenimde közleyip gözlerindeki Cenneti solumak için sevdim seni”
Gidiyorum işte..
Aşılmaz dağlarında bir avuç toprak,
Kırılmaz dallarında
Açan bir yaprak olmaya gidiyorum.
Denizlerinde bir yudum deryâ,
Gözlerinde solmaz ziyâ olmaya gidiyorum.
Suskunluğun baş harflerini ezerek
Gidiyorum işte.
Bakışlarına tutsak,
Dudaklarına yasak halimle
Günahlarında ateş olmaya gidiyorum.
Sakın üzülme sen.
Közlerin yaralarıma devâ.
Heybemde acılarını toplayıp
Düşlerinde solmaya gidiyorum.
Sakın üzülme sen.
Yokluğun varlığıma musallâ.
16 Ağustos 2007
09:03 |
b@yk!m |
1 yorum Boşluğa sevgiyi yazmak, sonrada onu götüren rüzgârın peşinden koşmak gibi sevmek. İstemediğin halde ıslanmak yağmurun altında iliklerine kadar. Sonra, sanatsal çizgileri kuvvetli bir heykele aşık olmak ve onu canlandırmak için hayallerinin en güzel köşesine yerleştirmek. Kendi ruhunun yarısını ona vererek beraberce yaşıyormuşçasına yalnız yaşamak. Daha sonra ona verdiğin sevgiyi ve ruhu ondan geri alabilmek için mücadele etmek. Ondaki sevginin kendi sevgin ve ruhun olduğunu bile bile avutmak kendini seviliyormuşçasına. Onun farklılığının baş döndürücü yörüngesinde dönerek, kendi sevgimizle övünmek. Ben gerçekten onu çok seviyorum. Ve onu sevmekten hep gurur duydum. Sevmek gerçekten çok güzel bir duygu diye..
Peki ya oda sizi seviyor mu? Yoksa sizin tarafınızdan sevilmenin gururu ile "sevilen" bir garip dünyalı gibi mi dolaşıyor ortalıklarda? Sizi sevme zahmetine katlanmadan, içinde sizi kaybetme duygusu olmadan, tarafınızdan sigortalanmış bir aşk mükellefi gibi bulutların üstünde yaşamaya devam mı ediyor? Yoksa size, kendine aşırı güvenen ve öyle aşkla meşkle uğraşacak vakti olmayan sert âşık rolümü oynuyor? Belki de kadınları kendine bağlamanın 10 kuralı kitabının, bilmem kaçıncı kuralının planlarını yapıyor kafasında. Yok yok günahını almayalım, evet evet o sadece tarafınızdan sevilmenin sarhoşluğunu yaşayan sevilen biri.
Sevmek mi? Sevilmek mi? diye sorsak herhalde çoğunuz doğal olarak karşılıklı sevmek diye cevap verirsiniz. Pekâlâ, soruyu şöyle değiştirerek, tek taraflı aşklarda seven mi olmak isterdiniz? Yoksa sevilen taraf mı olmak isterdiniz? Diye sorsak ne cevap verirdiniz? Sizce acaba hangisi daha zor?
Seven taraf olduğunuzda, umudunuzu kesmeden onu kazanmak için yapacağınız heyecanlı bir serüvenle birlikte, melankolik ruhunuzun gizeminin sırlarını da keşfetme şansına sahip olabileceksiniz belki de. Düşünün, onu bütün bu olumsuzluklara rağmen neden sevdiğinizi ve onda ne bulduğunuzu sorgulayarak, büyük bir merakla onun keşfedemediğinize inandığınız taraflarını incelemeye başlayacaksınız.
Ya sevilen taraf olduğunuzda. Düşünebiliyor musunuz? Biri sizin için deli divane oluyor. Kapıdan kovsanız bacadan giriyor. Size şiirler yazıyor. Aşk şarkıları söylüyor. Sizin ona karşı fazla ilginiz olmadığı halde, fazla mal göz çıkarmaz deyip durumu idare ediyorsunuz. Belki de sizde onu seviyorsunuz ama yapınız itibariyle fazla üstüne düşmüyorsunuz. Sevilmek kimin hoşuna gitmez ki?
Evet, tercih hakkınızı iki şıktan birini seçerek kullanın desek, acaba hangisinden yana kullanacaksınız? Sevmek mi? daha hoş yoksa sevilmek mi? Ne dersiniz?
20 Temmuz 2007
18:02 |
b@yk!m |
0 yorum Rengini güllerden alan
Hurilerden güzel olan
Beni sevdalara salan
Bir ceylana vuruldum
Selviye benzer o boyu
Meleğe benzer huyu
dunyanın icin de gozun
Bir ceylana vuruldum
Gülüşü ile gelir bahar
Naz eyleme sevdalı yar
Seni candan seven biri var
Bir ceylana vuruldum
Anlatılamaz ela gözleri
Baldan tatlı sözleri
Hak aşkı parlar yüzü
Bir ceylana vuruldum
Mevlam seni yaratmış can
Canlar sana olsun kurban
Yemin olsun sevmiştim inan
Bir Nura vuruldum
18 Temmuz 2007
19:40 |
b@yk!m |
2 yorum Kolay değil belki ama imkansız da değil;
Hangi küskünlük bitmemiş, hangi dostluk başlamış ha !
Yüreğin senin elinde dostum. İnsanları değiştiremezsin, ancak onlara
olan
düşüncelerini değiştirebilirsin.
Herkesi olduğu gibi kabul et, sen de olması gerektiğince ol. İnancının
kazanmasını , ondan uzaklaşarak elde etme saçmalığından kurtul.
Hatırla, İYİLİĞİN HALLEDEMEDİĞİNİ KÖTÜLÜK HİÇ HALLEDEMEZ Kİ. . Yüreğine
de
kaydet bunu.
ÜCRETSİZ BİLETTİR TEBESSÜM YÜREK YOLCULUĞUNDA. .
Sevgiye davet çıkar sen de hadi. Kanaat getir, olumsuzlukları
eriteceğine.
Geçmişe üzülme. Yaptığın hatalardan ders aldıysan, mutlu edebildiysen
eğer;
bugünü bugünle yaşa. Fakat biraz dur.
Hayatına deneyimler eklemen için şart değil yanlışlardan geçmen.
Başkalarının edindikleri doğruları yerleştir zihnine. Ölümün ne zaman
geleceğini bilmediğinden, yolu uzatıp kaderini zorlama. Güzellikleri de
bizzat kendin uygula.
Savrulma sakın. Bak BATSA DA GÜNEŞ, BIKMAMIŞTIR DOĞMAKTAN. SONUNDA
TOPRAK
OLSA DA CANLI, YORULMAMIŞTIR NEFES ALMAKTAN.
Dostum, bedelsiz değildir ki mutluluklar unutma. O bedellerle olmanın
neresi zarar de, yorulma. Dertlere de yenilme hiç, galiptir iyilikler
sen
ilerledikçe.
Sonra benim varlığıyla mutluluk duyduğum güzel dostum. Bir martının
yanında
yer al. Gökyüzü meskenin olsun senin de. Kat kendini maviye, hayran
bakışları çek üzerine. Özgürlüğü uçuşlarınla anlat. Hem , kırık olsaydı
kanadın ne önemi kalırdı ki genişliği dünyanın.
Kaldır başını ve eğilme, sakın güçsüzce.Dipsizse de karanlık, dal
içeri...Öyle bir dal ki; sen değil
o korksun.. Ne çıkar deme, bir nur da senden olsun.
GÜLÜMSE... Fakat cenneti kazanmışçasına değil, doğduğun güzel fıtrat
için...
GÜLÜMSE.... O'nun ümmetlerinden biri olarak yaşadığın için...
GÜLÜMSE... Duyduğun ezan sesi, kıblen KABE olduğu için..
GÜLÜMSE... Öldüğünde Azrail'le buluşup, RABB'ine kavuşacağın an
için.HİÇ
DEĞİLSE TATLI İNSAN, RAZI OLDUĞUN ALLAH'ın rızası için gülümser misin?
07 Temmuz 2007
09:04 |
b@yk!m |
2 yorum Eşler arasında sorunlar genelde “anlamamaktan” çıkar. Koca hanımını, hanım beyini anlamamak için sanki gayret gösterir. Halbuki birçok sorunun çözümü anlamaktan geçmektedir.
Hakim, yaşlı çifte sormuş;
- Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz? Yaşlı kadın cevaplamış;
- Hakim bey, bir ay öncesine kadar aklımda böyle bir şey yoktu. Eşim bana bir mine çiçeği getirdi. Ben de çiçekleri çok severim. Bu çiçek de çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve eşim, düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi. Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım. Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde, bir gün fark ettim ki, eşim bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp suladığım çiçeğimi sulamadı. Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim.
Hakim kadına hak vermiş; ama âdettendir diye bir de adama sormuş;
- Senin söyleyecek bir şeyin var mı? Yaşlı adam cevaplamış;
- Eşimin anlattığı her şey doğru, tek bir şey dışında. Mine çiçeği çok sulandığında ölür. Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir; ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum. Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı. O, her uyandığında ben de uyanık olurdum, işini bitirip uyuduğunda, gidip çiçeğin suyunu boşaltır, peçetelerle toprağını kuruturdum. Sonra da yatağa gelip, bana hayatı güzelleştiren, canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya sevdiğimi düşünürdüm.
Hikâyemizden yola çıkarak, kahramanlarımızın birbirlerini neden anlamadıklarını tahlil etmeye çalışalım. Bu anlatacaklarımız kendi ailemizle aramızdaki duygu farklılığının sebeplerini de daha kolay anlamamızı sağlayacaktır.
Çoğu eş, “ayrı dünyaların insanıyız” ifadesini kullanmıştır ya da aklından geçirmiştir. Peki neden bu kanıya varırız, gerçekten ayrı dünyaların insanı mıyız? Birbirimizi anlamak bu kadar mı zor, anlaşılmazlık hangimizde? Bu minval üzere devam eden soruları ve sorunları çoğaltmak mümkün.
Bunların altında yatan sebebi irdeleyecek olursak, kadınlarla erkeklerin duygu dünyası arasındaki farklılıkların olduğunu göreceğiz. Eğer eşler olarak, bu farklı duyguların neler olduğunu bilirsek, birbirimizi daha kolay anlar ve ayrı dünyaların insanları olsak da farklılığımızın tadını çıkarabiliriz.
Kadınlar, erkeklerden daha çok, daha farklılaşmış ve daha incelmiş duygulara sahiptir. Yani kadınlar, çok zengin duygu hazinesine sahiptirler.
Kadınlar bol miktarda duyguya sahiptir; ama duygusal zekâ bakımından erkeklerden daha zeki oldukları söylenemez. Doğal olarak duygular bol olunca, onların idaresi de zorlaşmaktadır.
Erkekler, kendilerini rahatça soyutlamayı ve başkalarını ustaca kullanmayı kadınlardan daha iyi bilirler. Fakat kadınlar, çevrelerindeki olumsuz duyguların etkisinden çok çabuk etkilenirler. Akıl süzgecini kullanmadan duygu fırtınalarına kapılmaları an meselesidir.
Araştırmalar, kadınların duygusal eğitime, erkeklerden daha çok önem verdikleri ve bu eğitimle daha çok uğraştıklarını göstermektedir. Kadınlar, beyin küresinin bir yanından diğerine geçiş yapmada erkeklerden daha başarılıdır. Bu yüzden kadınlar, olayları bir bütün olarak ve esnek bir şekilde değerlendirebilirler.
Kadınlar, başkalarının duygularını tanımak ve onlara uymak konusunda erkeklerden daha fazla ustalık kazanmışlardır. Maalesef ki aynı ustalığı kendi duygularını anlamakta gösterememektedirler.
Kadınlar daha çok sorun odaklı, erkekler ise daha çok çözüm odaklı tavırlar sergilerler. Sorun odaklı kadın, karşısındakini dinlerken, kendisinin de dinlenmesini ister. Fakat çözüm odaklı erkek, dinleme yerine çözüm sunmayı ister.
Kadınlar, beyinlerinin sağ lopunu erkeklerden daha iyi kullanıyorlar. Bu yüzden de kadınlar, ayrıntıları erkeklerden çok daha iyi fark ederler.
İşte tüm bu farlılıklara rağmen, unutulmaması gereken en önemli nokta, kadın ve erkek arasındaki bu duygusal farklılıkların bir sorun değil, nimet olduğudur.
“Zevkler, karşılıklı saygı görmedikçe hiçbir evlilik mutlulukla sonuçlanamaz. İki insanın aynı şeyleri düşünmesi, aynı görüş ve isteklere sahip olmasını beklemek doğru değildir. Bu durum istenmediği gibi, imkansızdır da...” Andre Maurois, bu sözüyle eşler arasındaki saygının her şeyin üstesinden geleceğini vurgularken, “aynı olma”nın da imkansızlığını göstermektedir.
Aynısı olmak yerine, farklı olmanın tadını çıkarmak daha kolay ve akılcı değil mi? İnsanın birini değiştirmesi mi, yoksa kendini mi değiştirmesi daha zor? Ya da değiştirmeye harcanan çabanın yarısını uyum için kullanmak daha iyi değil mi? Bu soruların cevaplarını bir de bu yönde düşündüğümüzde, eşlerimizle ayrı dünyaların insanı olduğumuzu değil, birbirimizi tamamladığımızı anlayacağız. Unutmayın, her kapının mutlaka bir anahtarı vardır. Önemli olan, doğru anahtarı doğru kapı için kullanmaktır.
06 Temmuz 2007
18:44 |
b@yk!m |
0 yorum Bir baba ile kızı dertleşiyormuş. Kız babasına, çok sıkıntı çektiğinden, sorunlarla baş edemediğinden bahsetmiş. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve “Gel, sana bir şey göstereceğim!” diye kızını mutfağa götürmüş. Ünlü bir aşçı olan baba, ocağa üç tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Sonra masaya 2 tane tabak bir tane de boş bardak koymuş. İlk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Sonra pişmiş yumurtayı diğer tabağa koymuş. Sonra da suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşalttıktan sonra kızına dönerek, – Kızım ne görüyorsun? Kızı “Havuç, yumurta ve kahve.” Kızını masaya iyice yaklaştıran baba bunlara daha yakından bakmasını istemiş. Kızının şaşkınlığını gören baba, anlatmasına devam etmiş: – Havuç haşlandığı için yumuşak bir hal aldı. Yumurta, artık pişmekten içi katılaşmış sert bir hale geldi. Kahve ise, (bir yudum alarak) harika olmuş. Tadı da çok hoş. Kız, iyice şaşırarak, “Baba, bunu bana niçin gösteriyorsun?” diye sormuş. “Bak” demiş babası, “Hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi; ama kaynatılınca yumuşadı, güçsüzleşti, çözüldü. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi; ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu. Fakat ısıtılınca ne oldu; bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar ve suyu “eşsiz tad”da bir kahveye çevirdiler.” Ve kızına, “Kızım sen hangisisin?” diye sormuş adam. “Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Havuç gibi sıkıntılara, problemlere rastgelince çözülüyor musun, benliğini koruyamıyor musun? Yoksa yumurta gibi katılaşıyor, başta kendin olmak üzere kimseye faydan dokunmuyor mu? Yoksa sen kahve misin? Kendini bitirmek uğruna, kendini ateşe atma pahasına diğer insanlara mutluluk veren, huzur veren, ağızlarına lezzet veren bir sevgi kaynağı mısın? Karar ver yavrucuğum ve bence sen bir kahve ol hayatta. Kahve bulunduğu çevreyi değiştirir, mutluluk soluklarını etrafına yayar. Başkalarının yaşaması uğruna kendini feda et ve bundan sonsuz mutluluk duy... Peki dostlar biz hangisiyiz acaba?